Dinmeyen Sızı: APTALLIK

Dinmeyen Sızı: APTALLIK

İnsanlık tarihi, insan davranışlarını anlatan, anlamaya çalışan öykülerle doludur. O kadar çok yazılmış, çizilmiş ki başka hiçbir konuda böylesine sayısız anlatı bulunmaz… Masallar, dinler, ırklar bizi anlatır. Kitaplar, davranışlarımız üzerinde kurgulanır. Bilgeler, filozoflar bizi çizmeye çalışırlar ve yol gösterirler… Ve hemen hepsinde şaşırtıcı bir ayrıntı dikkati çeker: Aptallık.

Aptallık, doğanın insana verdiği farklı türden bir özelliktir. Hayat ağacımızın iflah olmaz dallarından biridir… Gençlikte fazla, ama kabul edilebilir bir davranışken, orta yaşta kronikleşmeye doğru yol alan cüce bir itki, yaşlılıkta ise bizi düşkünleştiren, sersemleştiren dev bir kalıntı olarak üstümüze yapışır.

***

Tüyleri yolunan tavuk hikayesini hepimiz biliriz: Tavuğun tüyleri yolunur, dondurucu havaya bırakılır, ama bir süre sonra “dışarısı çok soğuk, donuyorum” diyerek can havliyle içeri kaçar ve şöminede yanan ateşin önünde ısınmaya çalışır. Ne var ki şimdi de “yanıyorum” diye feryat eder, döner durur, sonunda onu tüysüz, kanatsız bırakan sahibinin ayakları dibinde tüner. İşin feci yanı bu saatten sonra her daim sahibinin yanında, sahibi ne söylerse, nereye giderse onun peşinden devam eder.

Çok garip değil mi?.. Her türlü hakarette, bin bir cefaya, yanlışa ve adaletsizliğe katlanıyor, ama sahibini bırakmayı düşünmüyor… Aç, susuz bırakılır, yarı aç yarı tok yaşamasına izin verilir, ama sahibinin dizinin dibinden ayrılmayı asla düşünmez.

Neden?

Çünkü içgüdüleri körelmiştir. Doğal özgürlüğünü yaşamayı istemez hale gelmiştir.

Ama bizim, hayvanlardan ayrılan temel bir özelliğimiz var. Gelişmiş bir beyne sahibiz. Barınma, sosyalleşme, yönetme ve kendimizi ifade konusunda onlardan üstünüz… Böyleyse eğer neden bağımlı kalmak, yargılarımızı, aklımızı kullanmamak ve sürekli tekrarlayan aptalca davranışlarda ısrar ediyoruz?

-Sözgelimi biri, bizi kendi sisteminin içine alıyor; doğamızı, ormanlarımızı, havamızı, suyumuzu, para hırsı ve ihtiraslarıyla özgürlüğümüzü, yaşamımızı tahrip ediyor. ( Bu biri, kimi zaman devlet oluyor, kiminde parti, boy, klan, kiminde tarikat-cemaat, politik ve sosyal örgütlenmeler vs. ve daha başka şeyler… Kiminde de sapkın biri…)   Devamında bir şeyler elde etme beklentilerimiz, yiyecek, içecek, çalışma, bizi bağımlı kılacak, ne az ne çok bir şeyler sunulur ve bizler de verilenleri kabullenip başımıza taç yapıyoruz. Artık Bir’in bir parçasıyız… Sakiniz, sessiziz, minnettarız… Bizi onurlandırdığı için efendimizi alkışlıyoruz… Sonra bir ara işler bozuluyor, düzen aksıyor… Aksırmaya, homurdanmaya başlıyoruz. Arada bir nefes darlığı çektiğimiz de oluyor. Çünkü bağışlanandan eksilme olmuştur. Tuhaf şeyler oluyor… Tam harekete geçip “artık yeter” demek üzereyken, yetki sahibi birkaç vaat, bir parmak bal, üç beş okşayıcı söz ya da biraz panik, korku, sindirme, suç-ceza gibi etkinliklerle bizi sakinleştiriyor… İşin garip tarafı bu davranış biçimimiz, defalarca ve dafalarca, aynı şekilde başlayıp bitiyor.  Derken zaman içinde özgürlük reflekslerimiz de, yargılarımız da, düşünce silsilemiz de bize ait olmaktan çıkıyor. Tepkilerimiz, istençlerimiz özürlü hale geliyor ve evin reisi tarafından “özel insan”, “büyük potansiyel”, “aslan parçası” olarak algılanıyoruz. “Öl” denildiğinde ölüyoruz, “yık” denildiğinde yıkıyoruz.

Bu da çok garip değil mi?..  Hayvanlar bile böylesine garip dürtülere sahip değiller… Oysa gelişmiş duyu organlarımız, aklımız en ufak anlamsızlığa tepki vermek gücüyle donatılmıştır.

-Unutmayalım ki insan aciz değildir. Yaşamını sürdürmek, dengeli, normal bir yaşam için yeterli beceriye sahiptir. Yiyeceğe, barınmaya ve kendimizi yönetmeye ilgi duyduğumuzda, bunu karşılayacak zekamız da, deneyimlerimiz de vardır.

***

Öyle aptallar görüyorum ki, sahibinin ayak sesini duyarken bile harekete geçebiliyor. Onu karşılarken ya da konuk ederken, bütün özgürlüğünü yitiriyor, sırıtan bir yüz, el pençe bir duruş içinde kapasitesini kaybediyor. Çünkü ağzına girecek yiyeceğinin, kafasına dolacak düşüncesinin uyarısını sahibine borçludur. Yarar ve zararını efendisine göre ayarlamıştır.

-Aptal biri o kadar karmaşık, o kadar başkasına bağlıdır ki, kendiyle dinamik ilişki kurma gücünü yitirmiştir ve iktidar sahipleri, iktidarlarını aptallara borçludurlar. Çünkü Tanrılar ve efendiler bu yönümüzü kutsamaktadırlar… Bir yandan bize küçük yanımızı gösterirlerken, diğer yandan dersleriyle aptallığımızı yönetiyorlar. Kavrama gücümüzü, aklımızı, kendi akıllarına bağımlı hale getiriyorlar.

Bir gün, herkesin kendi çevresinde olup bitenleri görebilmesi, kendi şarkısını söyleyebilmesi ve kendi sesiyle konuşabilmesi umuduyla…