Edebiyatta suya sabuna dokunmak!

Edebiyatta suya sabuna dokunmak!
Kader Yılmaz yazdı; Edebiyatta suya sabuna dokunmak!

Uzun bir aradan sonra merhaba!

Doğruyu söylemek gerekirse, yurdumuzda olanlar; orman yangınları, Marmara'daki müsilaj vb. beni derinden sarstı. Elim kaleme bir türlü gitmedi. Elbette şiir yazmaya devam ettim ama yazılarımla karşınıza gelemedim…

Bu sefer Haber 2021 için farklı bir projeyle karşınıza gelmek istedim. Amacım; kültür, sanat ve edebiyat cephesinden dünyaya ve Türkiye'ye bakabilmek. Her zamanki gibi aykırı bir bakışla konuyu ele almak…

Hemen belirteyim; ben bir eleştirmen değilim. İyi bir okuyucu olmaya çalışıyorum. Kaleme aldıklarım sadece benim düşüncelerimi içerir. 

Bunu özellikle belirttikten sonra, nereden başlayalım? Edebiyat diyelim mi? Son dönem dünya edebiyatı ekseninde best-seller veya bu alanda isim yapmış romanlar…

O halde açılışı Jose Saramago ile yapalım. Çünkü herkesin dilinde Saramago  ve romanları var. Aklınıza “Jose Saramago kim?” sorusu mu geldi. Hemen tanıtalım yazarımızı;

Nobel Ödüllü, Portekiz edebiyatının dünyaca ünlü yazarlarından biri Jose Saramago 16 Kasım 1922 yılında Portekiz’in Azinhaga Ribatejo kentinde doğmuş. Yoksul bir köylü ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Lizbon’da öğrenim görmüş. Yazar bu sırada kırsalda çalışmış. Ekonomik nedenlerden ötürü okulu bırakmak zorunda kalmış. Makinistlik eğitimi aldıktan sonra teknik ressamlık, editörlük ve çevirmenlik gibi birçok iş yapmış. 1993 yılında Kanarya adalarına yerleşen Jose Saramago, Pilar del Rio ile evlenmiş. 18 Haziran 2010 yılında hayata gözlerini yummuş.

Roman, deneme, şiir ve oyun kitapları yazan Jose Saramago’nun ilk kitabı olan Günah Ülkesi 1947 yılında yayımlanmış. Bu kitabından sonra uzun bir müddet roman yazmamış.

Bana ilginç gelen bir ayrıntı ise düz yazılarında nokta ve virgülden başka noktalama işareti kullanmamış olması. Üslubunda ise muzip bir tavır görüyoruz Saramago'nun. Bu onu diğer yazarlardan ayıran önemli bir etken.

1966 yılında Muhtemel Şiirler kitabıyla edebiyata dönmüş yazar. Ricardo Reis’in Öldüğü Yıl romanında Avrupa’da gittikçe artan faşizme karşı eleştiri getirmiş. 1991 yılında yayımladığı İsa’ya Göre İncil kitabı ise şeytan ve Tanrıyı ters yüz ederek kilisenin onu aforoz etmesine neden olmuş.

1995 yılında en büyük romanlarından biri olan Körlük kitabını yayınlamış. Bana göre farklı bir anlatı tekniğini de Körlük romanında görürüz. Kitabında ne kahramanların ne de mekânların yeri belli değildir. Saramago okuyucuyu sadece körlükle baş başa bırakmak istemiş. İnsanların maddi körlüğün özelinde nasıl manevi körlük yaşadıklarını anlatmaya çalışmış. Ayrıca bu eseri sinemaya uyarlanmış.

Yazarın son kitabı olan Kabil’de ise kutsal kitaplarda adı geçen Habil ile Kabil’in hikayesini anlatmış. Bu kitabında yazar herkesin bildiği üzere Kabil’i kötü kardeş olarak yazmamış. Kendi kaleminden çıkan farklı bir dinler tarihi kitabı olarak değerlendirilmiş.

İsterseniz biz onun, Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş (2005, Türkçesi 2013) romanını ele alalım.

Romanı kısaca tanıtayım. Romanı elinize aldığınızda sizi hemen sarıyor. Kurgusu çok iyi planlanmış. Saramago yalın bir dil kullanmış romanında. Kelimelerle dans etmiş. İlk andan son ana kadar nefesinizi kesen bir roman Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş.

Bu girizgahtan sonra romanın konusuna gireyim. Adı bilinmeyen bir ülkede, dünya kuruldu kurulalı görülmemiş bir olay gerçekleşir: Ölüm, o güne kadar yerine getirdiği görevinden vazgeçer ve hiç kimse ölmez. Bir anda ülkeye dalga dalga yayılan sevinç çok geçmeden yerini hayal kırıklığı ve kaosa bırakır.

İnsanların ölmemesi zamanın durduğu anlamına gelmemektedir, ezeli bir yaşlılıktır artık onları bekleyen. Hükümetten kiliseye, sağlık kurumlarından ailelere, şirketlerden mafyaya kadar herkes ölümün ortadan kalkmasının getirdiği sonuçlarla mücadele etmek zorundadır. Ancak ölüm, beklenmedik bir kimlikle ve umulmadık duygularla insanların arasına geri döner.

Ölüm ve ölümsüzlük karşısında insanın şaşkınlığını, çelişkili tepkilerini ve ahlaki çöküşünü, edebi, toplumsal ve felsefi anlamda derinlikli bir biçimde işleyen José Saramago, geçici olanla ebedi olanı birbirinden ayıran kısa mesafenin meseli sayılacak Ölüm Bir Varmış Bir Yokmuş’u, başladığı gibi bitirir: “Ertesi gün hiç kimse ölmedi…”

Farklı bir konu, farklı bir anlatı…

Dedik ya, ilk sayfadan son ana kadar soluksuz okuyacağınız bir roman. İnanın benim için de öyle oldu. Etkisini birkaç gün üzerimden atamadım. Fakat etkisi geçtikten sonra “iyi de…” dedim “her şey iyi, son zamanlarda okuduğum en iyi roman da, ne verdi bana?”. “Ne kazandırdı, neden bu kitabı okudum?”

İnanın kendime sorduğum soruların cevaplarını hala bulamadım… Ama gün geçtikçe dünya ve Türkiye özelinde baktığımda suya sabuna dokunmayan, insan ve doğa sorunlarını gündeme getirmeyen, çözüm üretmeyen bir edebiyat akımıyla boğuluyoruz. Adına sanat denen, janjanlı kutularda son derece iyi kurgulanmış, büyük bir gürültüyle bize sunulan kendi hoş, içi boş dayatmalarla karşı karşıya bırakılıyoruz.

Çözüm? Benim tek bildiğim; elini taşın altına koymayan sanat sanat değildir!

Devamı gelecek.