DİP: Emekçi halka özlediği gerçek alternatifi sunabiliriz

DİP: Emekçi halka özlediği gerçek alternatifi sunabiliriz
Devrimci İşçi Partisi Genel Başkanı Sungur Savran,Haber2021’in ‘Türkiye ittifakı’ ile ilgili sorularını yanıtladı. Kendilerinin bu tür bir girişimin destekçisi değil kurucu bir parçası olarak göreceklerini söyleyen Savran “emekçi halka özlediği gerçek alternatifi, uğruna mücadele etmeye değecek haklı bir davayı, saflarında umutla ve şevkle yer alacağı samimi bir cepheyi sunabiliriz” dedi.

Türkiye’de muhalefet erken seçim çağrıları yaparken, iktidar ise seçimlerin zamanında yapılacağını dile getiriyor. Erken ya da zamanında yapılacak seçimlerde halkın önüne alternatif olarak ise AKP ve MHP’nin oluşturduğu Cumhur İttifakı ile karşısında CHP ve İyi Parti’nin başını çektiği fakat farklı partiler tarafından da desteklendiği bilinen Millet İttifakı seçenekleri sunuluyor. Buna karşılık her iki ittifakında içinde yer almayan siyasi partiler ile bazı önemli isimlerden yeni seçenek, 3. Yol, Ulusal blok gibi isimler altında yeni bir ittifakın kurulması yönünde çağrılar yapılıyor.

Haber2021 olarak adına ‘Türkiye İttifakı’da denilen çağrıları farklı siyasi partilere, aydınlara sorduk.

Devrimci İşçi Partisi Genel Başkanı Sungur Savran Haber2021’in ‘Türkiye İttifakı’ ile ilgili sorularını yanıtladı.

Türkiye siyaseti, 16 Nisan referandumu ardından yapılan anayasa değişikliği ile fiili bir iki partili bir yapıya sıkışmış görünüyor. Bu durumu sosyalist siyasal hareketin olanakları bakımından nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Sungur Savran: Cumhurbaşkanlığı için yüzde 50 artı 1 oy alma zorunluluğu olduğu için ister istemez seçmenler partilerin/adayların program ve politikalarından ziyade karşı oldukları parti ya da adayın iktidara gelmemesi için oy atma eğiliminde oluyor. Bu da oyların iki kutupta toplanmasına neden oluyor. Cumhur İttifakı ve Millet İttifakı fiili iki parti haline gelmiş durumda. Bu iki parti birbirinden apayrı iki programı temsil etmiyor. Aralarındaki ayrışma burjuvazinin rekabet ve çatışma halindeki kamplarının çıkarlarına dayanıyor. AKP-MHP’nin Cumhur İttifakı üzerinde yükselen mevcut iktidarı, burjuvazinin İslamcı kesimlerini kolluyor, İslamcı holdinglerin yanı sıra “Anadolu sermayesi” olarak da bilinen KOBİ’leri daha fazla gözeten politikalar izliyor. Ayrıca bu süreçte yine kamuoyunda “beşli çete” olarak tanımlanan, kamu ihaleleriyle zenginleşen ve elde ettiği gücü yeniden istibdad rejiminin finansmanı için kullanan bir oligark sermaye yapısı da oluştu.

Batı ile stratejik bir bütünleşmeye ve Avrupa Birliği’ne taraftar olan ana büyük sermaye kliği ise diğer tarafta duruyor. Ortadoğu’da enerjiye ulaşmak ve ülkede sınıfsal çelişkileri gizlemek, yumuşatmak, çarpıtmak için siyasal İslamcılığı bir enstrüman olarak kullanmaya hazır olmakla birlikte Batı emperyalizmi ile bütünleşmenin stratejik unsuru olarak laiklikten de vazgeçmeyen, TÜSİAD’da cisimleşen bu burjuva kampı Millet İttifakı’nın umudunu bağladığı esas güç olarak öne çıkmakta. Bu kamplar burjuvazi ile işçi sınıfının dolaysız biçimde karşı karşıya geldiği alanlarda programatik, politik ve pratik olarak aynı tutumu gösteriyor aynı safta yer alıyorlar. Dış politikada da sömürgeci çıkarlar ve yayılmacı hevesler bu kampları birbirine yakınlaştırıyor.

Tüm bunların yanında Türkiye’de uzun bir dönem boyunca ekonomik gücünü siyasal alanda da belirleyici kılan, sadece parlamenter siyaseti değil, askeri alanı da belirlemeye alışmış olan TÜSİAD sermayesi, iktidardan ve siyasetten bir ölçüde dışlanmış olmaktan oldukça rahatsız. Bu rahatsızlık liyakat ve şeffaflık eleştirisi, Atatürk ve laikliğe sahip çıkma, kadın haklarına taraftar görünme ya da demokrasi söylemleri ile kendini gösteriyor. Türkiye solunda bu söylemlerin CHP aracılığı ile bir çekim gücü oluşturduğunu görmek son derece rahatsızlık verici elbette. Türkiye sosyalist hareketi sınıfsal zeminini kaybettikçe burjuva muhalefetinin bu tür ikiyüzlü söylemlerinin çok daha hızlı şekilde çekim alanına girebilmekte.     

HDP’nin burada bir üçüncü yol iddiası var. Ancak bu “üçüncü yol” ifadesi HDP’nin program ve politikalarından ziyade burjuvazinin sömürgeci çıkarlarına dayanan mevcut yapının Kürt hareketini sistematik olarak dışlamasından ileri geliyor. HDP ise bağımsız bir seçenek oluşturmaktan ziyade kendisini mevcut sisteme dahil edecek bir açılım arayışı ile konumunu belirliyor. HDP, oy oranı ve milletvekili sayısı ile bir yandan sistemin dışladığı diğer yandan kesinlikle, sistemin ana partilerinin dahi göz ardı edemediği bir güç. Bu yüzden de düzen siyaseti ile köprüler bir türlü atılmıyor, HDP’nin üçüncü yol iddiası ise ne yazık ki mevcut kutuplardan biri ile uzlaşmaya öncelik veren (şu anda Millet İttifakı ile ilişkiler öne çıkmakta) bir tür iki buçukuncu cephe hüviyetine bürünüyor.

Aslında ortaya koyduğumuz bu manzara 16 Nisan referandumundan sonra ortaya çıkmadı, daha önce de bu eğilimler Türkiye siyasetinde mevcuttu ve baskın nitelikteydi. Ancak 16 Nisan’dan sonra siyasetin burjuva kamplar arasında kutuplaşması eğiliminin daha da güçlendiğini söyleyebiliriz. Bu durumun sosyalist siyaset açısından olumlu anlamda bir olanak yarattığını ya da alan açtığını düşünmüyoruz. Tam tersinin geçerli olduğunu düşünüyoruz.

Sosyalist hareketin siyasal bağımsızlığını koruması ve ülkeye bir seçenek sunması bakımından acil görevler sizce nelerdir?

Sungur Savran: Sosyalist hareket mevcut düzen içi kutuplaşma çerçevesinde kendine yer açamaz. Sosyalist hareket yüzünü işçi sınıfına dönmek ve bağımsız bir üçüncü kutbu sınıf mücadelesinin doğrudan yaşandığı mücadele alanlarından hareket ederek yaratmak zorunda. Mevcut yapı içinde sosyalist hareketin bir seçenek oluşturabilmesi için güce ihtiyacı var. Sosyalist hareket, kitle desteği sağlamalı, propaganda olanaklarını geliştirmeli ve tüm bunlar için bir mali güce de sahip olmalı elbette. Bu gerekliliklerle mevcut durum arasındaki uçurum sosyalist hareketi kısa yollara tevessül etmeye itiyor. Sosyalistler zaman zaman propaganda olanaklarını genişletmek için burjuva medyasında görünür olmayı ana hedef olarak benimsiyor. En kötüsü de sendikal hareket ve kitle örgütleri başta olmak üzere bir dizi alanda mali sıkışmışlığın Batılı fonlar aracılığıyla çözülmeye çalışıldığını görüyoruz. “Muhalif” televizyon kanalları ya da gazetelerin finansmanı için sözüm ona ilerici burjuvalardan kaynak arayışına gidilebiliyor. Bunların hepsinin çok yüklü siyasi maliyeti var sosyalistlere. O kadar yüklü bir maliyet ki bu, bu yükün altına giren sosyalistler eziliyor ve sosyalizm adına ne varsa bu süreçte yok olup gidebiliyor. 

Emekçi halk saflarından elde edilecek kitle desteği tüm bu sorunların aşılmasında sosyalistlerin başvuracağı tek etkili ve meşru araç olmalı. Ancak burada da çarpık bir anlayış gözlemliyoruz. Örneğin sosyalistlerin önemli bir kısmı kitle desteğinin CHP’de olduğunu düşünüyor. Gözünü oraya dikiyor. CHP’nin söylemlerinde laikliğin dozunu azaltmasını, siyasal İslamcılığa ve sağcılığa taviz vermesini fırsat olarak görüp, daha sert bir laiklik savunusu ile ya da sol kimliğe yönelik kuvvetli bir vurgu ile bu kitleden sosyalist harekete güç devşirilebileceğini zannedenleri görmekteyiz.

Sosyalist hareket elbette ki laikliği savunmalı ama bu CHP’nin tabanı üzerinde rekabet motivasyonu ile değil bir proleter laiklik anlayışı ile sınıfın çıkarlarının laiklikle örtüştüğünü savunarak ve bunu göstererek olmalı. Bugün CHP tabanını daha sert bir laiklikle kazanacağını düşünenler sürekli hayal kırıklığına uğruyor. Çünkü düzen siyasetinin yapısı içinde başka türlüsü mümkün değil. Laiklik konusunda en duyarlı olanların CHP siyasal İslamcılığa taviz verdikçe homurdana homurdana da olsa CHP’ye daha fazla angaje olduğunu görüyoruz. Çünkü CHP bu şekilde oy sayısını arttırıyor ve laikliğe esas düşman olarak görülen AKP’ye karşı sandıkta daha güçlü bir seçenek haline geliyor. İstanbul Belediyesi seçimlerinde siyasal İslam’a çok yakın ve cemaatlerle de fevkalade iç dışlı olan Ekrem İmamoğlu bu şekilde laiklik konusunda en duyarlı olanların, CHP’yi bu konuda en çok eleştirenlerin de oyunu aldı. Sosyalist hareket CHP’den bağımsızlığını laikliği nicel olarak daha sert savunarak değil  savunduğu laikliği sınıfsal olarak proletaryanın çıkarlarına dayandırarak sağlayabilir. Bugün İslami finans kuruluşlarının, büyük bir kesimi faizin İslami etiketi olan “kâr payı” aldatmacası ile halkı nasıl haraca bağladığı, cemaatlerin nasıl birer kapitalist yapıya dönüştüğü ortada ve sadece CHP tabanı değil AKP-MHP tabanındaki emekçiler de bunu görüyor. Sınıfsal nitelikli bir laiklik politikasının sadece CHP tabanında değil tüm partilere oy vermiş olan emekçi halk kesimleri içinde yankı bulacağı söylenebilir.

Sosyalist hareketin CHP aracılığı ile burjuva muhalefetine angaje olmasının en vahim sonuçlarını ise CHP’li belediyelerdeki işçi mücadelelerinde görüyoruz. Grevler CHP belediyesine karşı olunca grev kırıcılığına kadar varan bir tutumla karşı karşıya kalıyoruz. Bunlar kabul edilemez şeyler. Sosyalistler bu tür durumlarda net bir tutumla CHP’ye karşı sınıfsal tutumla cephe almadığında, salt AKP karşıtlığı dolayısıyla etkileşime geçtikleri kesimleri kaybetmemek uğruna hem ilkelerini bir tarafa bırakıyor hem itibarlarından oluyor hem de esas güç alacakları işçi ve emekçi kesimlerle aralarına duvar örüyorlar. Sendikal harekette CHP’li belediye başkanlarının maddi manevi desteğiyle DİSK’e üye kazanma düşüncesinin bildiğimiz sarı sendikacılıktan farkı yoktur. Hele ki iş grev kırıcılığına vardığında mesele iyice vahimleşmektedir. Ve ne yazık ki biz bunu İzmir’deki grevlerde eskiden DİSK başkanlığı yapan, bugün CHP milletvekili olan Kâni Beko’nun tutumunda gördük.   

Benzer bir vahim tabloyu emperyalizme ve Siyonizme karşı tutumda görüyoruz. Son dönemde sosyalistlerin Filistin davasının bir siyasal İslam davası olmadığını anlatmaları gereken yerde, Hamas’a destek veriyor görünmemek için Filistin konusunda ellerinin titrediğini, seslerinin kısık çıktığını görmek son derece üzücü. Aynı şekilde CHP’nin tabanına göz diken sosyalist hareket AKP-MHP’nin emperyalizme karşı tutarsızlığını ve ikiyüzlülüğünü teşhir edeceği yerde, ABD, AB ve NATO karşıtı politikaları daha yüksek sesle ve kesinlikle savunacağı yerde bu alanda da geri adım atabiliyor. Bunlar kabul edilebilecek şeyler değil. Dahası bu ikircikli tutumlar sosyalist hareketi, güçlü anti-emperyalist ve anti-Siyonist refleksleri olan emekçi halk kitlelerinden de koparıyor. Sosyalist hareketin sadece sola eğilimli halk kitleleri içinde değil tüm toplumda Deniz’lerden Mahir’lerden, 68 kuşağının o fedakâr ve kahramanca mücadelesinden gelen bir itibarı var. Yanlış politikalar bu itibarın da aşınmasına neden oluyor. Sosyalist hareket bugün Türkiye’de anti-emperyalist ve anti-Siyonist mücadelenin bayraktarı olmak zorundadır. Aksi takdirde kendine sadece bir kimlik olarak “sosyalist” etiketini yapıştırabilir ama içi boş kalır.    

Solun içinde bir başka eğilim ise HDP’nin Kürt halkı içindeki kitle desteğini mecliste bir sandalye elde etmek için fırsat olarak görmek. HDP’nin “Türkiyelileşme” politikası hem sağa hem de sola belli ölçüde bu fırsatları yaratıyor. Sol açısından bu fırsatı değerlendirmenin koşulu HDP ile ittifaka girmek değil HDP’ye iltihak etmek. HDP’nin sağa doğru açılımında aynısını söyleyemeyiz, düzenle kurulan köprüler ve açılım arayışları tam da sağcı, liberal, siyasal İslamcı, Barzanici unsurlar üzerinden ilerlediği için bu kesimlerin HDP’ye nazının sosyalistlerden çok daha fazla geçtiği ortada.  

Tabii ki HDP’yi CHP’den ayrı değerlendirmek gerekir. Biz Türkiye işçi sınıfı ve emekçi halkının, Kürt ezilen kitleleriyle bir emek ve özgürlük cephesinde buluşması gerektiğini öteden beri savunduk. Kürt halkına yönelik süregiden mezalime, öyle ya da böyle Kürt halkından ciddi destek alan HDP’ye yapılan baskılara karşı çıkmak Türkiye işçi sınıfının enternasyonalist bir vazifesidir. Sosyalist hareket bu vazifeden yüz çeviremez. HDP’ye yönelik şovenist kara propagandanın emekçi halk içinde belirli bir etki yarattığını yadsıyamayız. Ancak bu şovenist propagandaya soldan katılmanın da sosyalist hareketi işçi sınıfıyla ve emekçi halkla daha fazla buluşturduğu söylenemez. Sosyalist sol ancak sınıf siyasetiyle ve sınıf mücadelesindeki pratik tutumuyla işçi emekçi kitlelere ulaşabilir ve ulaşmalıdır. İşçi sınıfına ve emekçi halka bir mücadele şiarı olarak işçilerin birliği kadar halkların kardeşliği ilkesi de benimsetilmelidir. Burjuvazinin düşman kardeşlerinin işçi sınıfına karşı olduğu gibi konu sömürgeci çıkarlar olduğunda Kürt halkına karşı da birleştiğini görüyoruz. Sosyalistler bu gerçeği Türk ve Kürt işçilerine, emekçilerine yoksullarına bıkmadan usanmadan anlatmak zorundalar.

Öte yandan tüm bunlar sosyalist hareketin HDP’ye iltihak etmesinin gerekçesi olamaz. HDP’nin düzen siyasetine entegre olmayı amaçlayan, Türk ve Kürt burjuvalarının ve toprak sahiplerinin çıkarlarını gözeten ve emperyalizmle işbirliğine yönelen politikaları, sosyalistlerin tam tersine HDP’nin bu yanlışlarından kendilerini ayırmalarını zorunluluk haline getirmektedir.       

Siyasal konjonktürün sosyalist hareketin bağımsız bir çıkış için gerekli şartları sağladığını düşünüyor musunuz?

Sungur Savran: Türkiye’de istibdad rejimi, ekonomide, iç ve dış siyasette tam bir çıkmaz içinde. Özellikle de de ekonomideki çöküş sınıfsal çelişkileri keskinleştirmekte ve daha önce hangi partiye oy vermiş olursa olsun, işçi, emekçi ve yoksul kesimler arasında ciddi bir öfke yaratmış durumda. Yolsuzluğa batmış bir iktidar görüntüsü, halk fakirlik yaşarken, devlet yönetiminde saraydan en ufak bir müdürlüğe kadar sirayet eden şatafat, israf, savurganlık, devlet ihaleleriyle zenginleşmeye, kredi ve vergi borçları konusunda sürekli destek almaya devam eden oligarklar iyice göze batar hale geldi. Dış politikada ise uluslararası konjonktür, istibdad rejimi için halkın dikkatini ekonomik sorunlardan başka yere çekecek, zihinleri şovenist propaganda ile bulanıklaştıracak yeni maceralara girişmek için önceki kadar elverişli değil. Tüm bunlar bize siyasal konjonktürün sosyalist hareketin bağımsız bir çıkışı için gerekli şartları sağladığını, hem de fazlasıyla sağladığını gösteriyor.

Sosyalist hareket ayrıca spesifik olarak siyasal rejim tartışmasında da ayrı bir kutup yaratmalı. Cumhur İttifakı’nın başkanlık rejimini savunduğu, Millet İttifakı’nın ise “güçlendirilmiş parlamenter sistem” vaadinde birleştiği bir saflaşmada, sosyalist hareket bir Kurucu Meclis önererek üçüncü kutbu oluşturmalı, bağımsız ve devrimci bir alternatif üretmeli. Cumhur İttifakı’nın Türk tipi başkanlık rejiminin gerici ve müstebit karakteri ortada. Öte yandan güçlendirilmiş parlamenter sistem denen programın altı bunu savunan partilerin hiçbiri tarafından doldurulmuş değil. Doldurulması pek mümkün de görünmüyor. Bir kere, başta CHP olmak üzere bugünkü Millet İttifakı’nı oluşturan partiler, AKP öncesi dönemde 12 Eylül’ün tanınmaz hale getirdiği “eli sopalı” parlamenter sistemi değiştirmek için parmaklarını kıpırdatmadılar. Şimdi “güçlendireceklerine” inanacağız? Ayrıca mevcut güç dengeleri dahilinde bu tür bir rejim değişikliği için yeni oluşturulacak mecliste gerekli olan Anayasal çoğunluğa erişmek çok zor. Dolayısıyla Millet İttifakı seçimde başarı kazanıp hem Cumhurbaşkanlığını alsa hem de meclis çoğunluğunu elde etse bile Anayasa değişikliği için Cumhur İttifakı ile anlaşmak zorunda kalacak. Bugünden “devr-i sabık yaratmayacağız” diyen Millet İttifakı’nın bu dengeyi zorlayacak bir girişim içinde olması beklenmemeli.

Tam tersine başkanlık sisteminin burjuvazinin işçi sınıfına karşı yürüttüğü sınıf saldırısında sağladığı bir dizi avantaj var. Millet İttifakı’nı destekleyen tekelci sermaye fraksiyonları bu avantajlardan asla vazgeçmek istemeyecektir. CHP başta olmak üzere Millet İttifakı’nın iktidar olsalar bile önce “geçiş dönemi” diyerek sonra da rejimi sermayenin çıkarları doğrultusunda küçük değişikliklerle ve bir miktar makyajla sürdürerek devam edeceğinden emin olabiliriz. Özetle emekçi halk üzerinde istibdadın hafiflese bile süreceği, iktidarların emperyalizme hizmet ederken halkın siyasi baskısını mümkün olduğunca az hissedeceği bir yapı sürdürülecektir. Cumhur İttifakı’nın da MHP’nin anayasa teklifine serpiştirdiği ve çok moda olan bazı “checks and balances” maddeleriyle Batı yönelişli sermayenin gönlünü alarak, başkanlık sistemine istikrar kazandırmayı hedefleyeceği ve yine rejimin emekçi halk düşmanı, sermaye ve emperyalizm dostu karakterini sürdüreceği açıktır.

Ne olursa olsun, siyasal rejim tartışması bir yönetim tekniği tartışması değildir. Temel çelişki “temsilde adalet mi yoksa yönetimde istikrar mı?” ya da “demokrasi mi güvenlik mi?” gibi ikilikler üzerinden şekillenmiyor.  İster başkanlık rejimi, ister parlamenter biçimler altında olsun burjuva düzeni dünya çapında ve Türkiye’de kapitalist üretim tarzının tarihsel gerilemesi ve çöküş eğilimiyle damgalanmış bir kriz yaşamaktadır. Sosyalistlerin derdi bu krizin sürdürülebilir hale getirilmesi değil bu krizin emekçi halkın menfaatine olarak, devrimci tarzda çözülmesidir. Bu açıdan sosyalist hareket istibdad rejiminin karşısına burjuva muhalefetinin parlamenter sistem savunusuyla çıkamaz. Bugün sadece Cumhurbaşkanı’nın tek adam yetkileriyle donatılmasına karşı çıkmak yetmez, yetkileri alınmış ve üyeleri figüranlara dönüştürülmüş zincirli meclisin karşısında alternatif olarak barajsız ve yasaksız seçimlerle oluşturulacak, tam yönetim yetkisine ve egemenliğine sahip zincirsiz bir Kurucu Meclis şiarı ile çıkmak gerekir.

Kurucu Meclis’in Türkiye tarihinde Birinci Meclis gibi son derece güçlü bir referansı vardır. Bir devrimci değişimin zemini olmuştur Birinci Meclis. Güncel olarak ise Şili’deki Kurucu Meclis deneyimi karşımızdadır. Türkiye’nin güncel siyasal konjonktürü de rejim krizine bu tür bir müdahale için son derece elverişlidir. Zincirsiz bir Kurucu Meclis ile ülkede yeni bir düzenin kurulması, başkanlık rejimi ile ya da ne idüğü belirsiz bir güçlendirilmiş parlamenter sistemle mevcut düzenin istikrara kavuşturulmasından çok daha gerçekçidir. Bugünkü konjonktüre gerçekçi olanın devrimci olduğu bir konjonktür diyebiliriz. Yani tekrar sorunuzun cevabına gelecek olacaksak siyasi konjonktür sosyalist hareketin bağımsız ve devrimci bir çıkış yapması için uygundur. Konjonktür uygundur da sosyalist hareketin genel durumu bu bağımsız sınıf temelli ve devrimci perspektifli çıkış için uygun mudur, o ayrı bir tartışma!     

Olası bir sol/sosyalist ittifakın asgari ilkeleri neler olmalıdır, hangi toplumsal kesimlerle bir araya gelmek hedeflenmelidir? Aynı anlama gelmek üzere bu ittifakta birleşilmesi mümkün olmayan eğilimler / kuvvetler nelerdir?

Sungur Savran: Her şeyden önce, şu konuda berrak olalım. Biz yukarıdaki sorularınıza verdiğimiz cevaplarda aslında bu sorunuzun yanıtını vermeye başlamıştık. Bu söylediğimizi başka türlü de ifade edelim: Bir sosyalist ittifakın anlamı, yukarıda sözünü ettiğimiz üçüncü kutbun oluşturulması, yani Millet İttifakı’ndan da, bugün ona destek olan HDP’den de ayrı bir sınıf politikasının günbegün izlenmesiyle ortaya çıkar. Yani biz “sosyalist ittifak” denince bir “seçim ittifakı”ndan ibaret bir parlamentarist yaklaşımı değil, burjuvazinin hegemonyasına bütün mücadele alanlarında meydan okuyan bir bütünsel yaklaşımı anlıyoruz. Burada Devrimci İşçi Partisi’ne özgü olan sadece Kurucu Meclis yaklaşımı olabilir. İttifakın diğer bileşenlerinin, buna katılsın ya da katılmasın, geri kalan alanlarda sosyalist hareketin “ittifakı”nı sadece seçimlerde değil, günlük hayat içindeki bütün mücadelelerde harekete geçirilecek ilkeler olarak anlaması esastır.

Biz başlangıç noktası olarak şu üçlüyü alıyoruz: emperyalizmden, sermayeden ve devletten bağımsızlık… Bir sosyalist ittifakın -ki biz bunu “bağımsız bir sosyalist odak” ihtiyacı olarak tanımlıyoruz- ana ilkeleri bunlardır. Bu ittifak işçi sınıfını esas almalı, gücünü işçi sınıfından alarak  tefecinin eline düşmüş yoksul köylüye, hürriyet isteyen gençlere, istibdad rejiminden yaka silken mühendise, avukata, tabibe, ezilen kadınların en önünde yer alacak emekçi kadınlara, kent yoksullarına seslenmeli. Son dönemlerde farklı toplumsal kesimleri yan yana dizerek aslında sınıfsal bir değerlendirmeden kopuk olarak, toplumsal kesimlerden ziyade kimlikleri yan yana dizip bir ittifak tanımlaması moda oldu. Sosyalistler böyle bir anlayış içinde olamaz. Bizim önerimizin mantığı Leninist işçi sınıfı hegemonyası anlayışına dayanıyor. Solda bunu hemen indirgemecilik olarak yaftalamaya hazır bir kesim var. Bunu biliyoruz. Ama esasında onlar post-modernizmin hegemonyası altında mücadeleyi sınıfsal özünden kopararak kimliklere indirgiyor ve esas indirgemeciliği onlar yapıyor.

Devrimci İşçi Partisi olarak biz sınıf içinde mevzilenmeyi, fabrika çalışmalarını, emekçi mahallelerinde halklaşma faaliyetlerini ana yönelişimiz olarak benimsemiş durumdayız. Partimiz bu yönelişle inşasını emin adımlarla sürdürüyor ve bu çalışmalarımızda işçi sınıfımızın bizi hiç yanıltmadığını, çabalarımızı asla boşa çıkarmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Ama sosyalistler, küçük burjuva ortamlar içinde post-modernist, kimlikçi politikalarla bir arpa boyu yol kat edilemediğini artık görmeli. Biz Devrimci İşçi Partisi’nin siyasi ve örgütsel yönelişinin tüm sosyalist hareket tarafından benimseneceği ya da uygulamaya konacağı gibi bir beklenti ve öngörü içinde değiliz. Ancak bir bağımsız sosyalist odak inşa edeceksek bu odağın hiç değilse sınıfa yüzünü dönmesini mutlak bir gereklilik olarak görüyoruz.

Sınıfa yüzünü dönmek, burjuva siyaseti ile köprüleri yıkmak, aynı zamanda emperyalizmden ne insan hakları, ne demokrasi, ne çağdaşlık, ne laiklik adına hiçbir beklenti içinde olmamak demek. Bu anlamda CHP’nin ve türevlerinin böyle bir sosyalist ittifakta ne yeri olabilir ne de CHP’nin gölgesinin dahi bu ittifakın üzerine düşmesine izin verilebilir. HDP’nin de sermayeden ve emperyalizmden bağımsız bir hat izlediğini söyleyemeyiz. HDP’nin izlediği politikalarda sömürgeci burjuvazi ile açılım arayışı (ki bu açılımlar hep burjuvazi açısından petrol açılımı niteliğinde olmuş ve Kürt halkının barış ve çözüm özlemine hiçbir katkı sağlamamıştır) bu kadar belirleyici bir rol oynarken devletten bağımsızlık ilkesinin bile zaman zaman zedelendiğinden bahsedebiliriz. Dolayısıyla bu politik yöneliş veri iken HDP ile birlikte ortak bir cephe içinde yol yürümek söz konusu olamaz. Ancak HDP sadece Kürt emekçi ve yoksul halkının çıkarlarını gözettiğinde bile sermayeden, emperyalizmden ve burjuva devletinden ihanetten başka bir şey görmeyecektir. Bağımsız bir sosyalist odak bu açıdan enternasyonalist görevlere sadık biçimde Kürt halkının çıkarlarını savunurken HDP’ye de düzen siyasetinden ve emperyalizmden kopma çağrısında bulunmalıdır.

Burjuva partileri ile kesin bir ayrım çizgisi çizildikten sonra, bir ittifaktan bahsediyorsak eğer elbette ki bir birleşik cephenin gerektirdiği tüm esnekliği göstermek durumdayız. Her siyasi parti ve oluşum mutlaka propaganda serbestliğine sahip olmakla birlikte birleşik cephenin ilkesi olan “ayrı yürü birlikte vur” ilkesi, bağımsız bir sosyalist odak için de temel ilke olmalı.       

Şayet bu konuda başarıya ulaşabilirsek, inandırıcı olabilirsek, en azından daha sınıf mücadelesi yönelişli sendikaları, ayrıca çeşitli meslek örgütlerini, mahalle ve yöre derneklerini, CHP’nin etkisi dolayısıyla zor olsa da bazı Alevi derneklerini de bu tür bir ittifakın yanına çekmek için her türden taktik inceliği gösterebilmeliyiz. Bir sosyalist ittifak, son tahlilde, Türkiye’nin işçi, emekçi ve ezilen kitlelerine umut ışığı olmak zorundadır. Başarısı ancak böyle sağlanır. Şu kadar oyu bu kadar oyla toplayarak seçim başarıları elde ederek değil. O ancak bir sonuç olabilir. Önemli olan ülke sathında yeni bir sınıf dinamiğini harekete geçirebilmektir.

Cumhur ve Millet isimlerini taşıyan iki kampın dışında bir seçenek oluşturulması için yapılacak bir girişimi, parti olarak nasıl değerlendirirsiniz?

Sungur Savran: Devrimci İşçi Partisi olarak biz kendimizi bu tür bir girişimin sadece destekçisi değil kurucu bir parçası olarak görürüz. Zira biz, bağımsız bir sosyalist odak çağrısını hem uzun süreden beri yapıyoruz hem de 2018 genel seçimlerinden beri bu doğrultuda somut girişimlerde bulunuyoruz. 2018’in baskın seçimi, bağımsız adaylık için 100 bin imza şartı, birçok sosyalist partinin seçime katılma hakkının YSK tarafından bürokratik prosedürler gerekçe gösterilerek engellenmesi sosyalist hareketi biraz kontrpiyede bıraktı. Bizce bunların hiçbiri, sosyalist bir Cumhurbaşkanı adayı göstermemize, milletvekili adaylıklarına kadar seçimlere bağımsız bir sosyalist odak olarak birlikte müdahale etmemize engel değildi. Yarın da benzer problemler çıkacaktır. Yine hiçbir şey sosyalistlerin bağımsız bir seçenek oluşturmak için bir araya gelmelerine engel olmamalı. Mevcut siyasal sistemin önümüze koyduğu engelleri aşmak için sadece sistem içi taktik manevralara bel bağlamamak gerekir. Bunlar da konuşulur tartışılır.

Ama sosyalist hareket eğer bağımsız bir seçenek oluşturacaksa, bu, tekrar edelim, bugünden seçim gündeminin dışında sınıf mücadelesinin dolaysız biçimde yaşandığı alanlarda inşa edilmeli. İşçi sınıfının grevleri, direnişleri yer yer işgal biçimini alan mücadeleler sosyalist hareketin güç kazanacağı alanlardır. Sosyalist hareketin pergelin merkezî ucunu fabrikalara ve işyerlerine koyması gerektiğini düşünüyoruz. Emekçi kadınların en önde olduğu, gençliğin isyanını düzen içi beklentilerle söndürmek yerine devrimci tarzda yükselten bir mücadele hattı öneriyoruz. Emekçi halk, tutarsız, ikiyüzlü, yalan dolu düzen siyasetinden yaka silkiyor. Net ve tutarlı, eğilip bükülmeyen, sözünü sakınmayan, kimlik politikasına değil sınıf politikasına yaslanan anti-kapitalist, anti-emperyalist, anti-Siyonist, devrimci ve sosyalist bir siyasal hat ile sadece sosyalistlerin bağımsızlığını sağlamakla kalmayız, emekçi halka da özlediği gerçek alternatifi, uğruna mücadele etmeye değecek haklı bir davayı, saflarında umutla ve şevkle yer alacağı samimi bir cepheyi sunabiliriz.