Prof. Dr. Şahin FİLİZ

Prof. Dr. Şahin FİLİZ

Mail: [email protected]

Tarikatlar kapatılamaz çünkü…

Tarikatlar kapatılamaz çünkü…

Tarikatlar yasak mı?

Cemaat ve tarikatlar, halen yürürlükte olan

“Tekke ve Zaviyelerle Türbelerin Seddine ve Türbedarlıklar ile bir Takım Unvanların Men ve İlgasına Dair Kanun”, kamuoyunca, Tekke ve Zaviyelerin Kapatılması Kanunu olarak bilinir. Kanun Numarası ve Tarihi aşağıdaki gibidir.

Kanun Numarası : 677

Kabul Tarihi : 30/11/1925

Yayımlandığı R. Gazete : Tarih : 13/12/1925

Sayı : 243

Yayımlandığı Düstur : Tertip : 3

Cilt : 7

Sayfa : 113[1]

Kanunla, zaten kapalı durumdadır. Çok önceden kapatılmış olan bir şeyi yeniden kapatmak düşünülemez.

Öyleyse, ne kapatılacaktır?

Peki, resmen dernekler veya vakıflar olarak kurulmuş ama fiilen tarikatlar ve cemaatler olarak faaliyet gösteren bu yapılar nasıl kapatılacaktır? Bunun hukuki yanıtını hukukçular çok daha ayrıntılı verebilirler ama dernekler ve vakıflar kanunu ortadadır. Bu kanuna aykırı hareket ederek kötüye kullanan her türlü dernek veya vakıf kapatılabilir. Sadece hukuki işletmek yetecektir. Dernek veya vakıf adı altında din istismarı yapan, etnik bölücülük faaliyetinde bulunan, Türkiye Cumhuriyeti’ni şu ya da bu şekilde hedef alıp devletin anayasal bütünlüğünü bozmamaya yönelik eylem ve işlere karışan dini ya da dini olmayan bütün derneklerin ya da vakıfların, ilgili kanunlar muvacehesinde önce denetlenerek sonra da yasal süreçler işletilerek nihai surette kapatılması anayasal bir zorunluluk olarak değerlendirilmelidir.

Eğitim-öğretim birliği kanununa aykırı olarak eğitim kurumlarının açılması (medrese, yatılı-yatısız Kur’an kursu vb.), hangi din ya da inançtan olursa olsun çocuklarımızın Türk kültüründen ve değerlerinden koparılmasını amaçlayan eğitim faaliyetlerinde bulunulması ve bu yapıların Türkçeden başka, kafalarına göre herhangi bir dili “resmi bir eğitim-öğretim dili” olarak ilan edip eğitim-öğretim faaliyeti gerçekleştirmeleri Anayasaya temelden aykırıdır. İşte bu yüzden söz konusu yapıların kapatılması, siyasi bir tercih ya da lütuf değil, Anayasal bir zorunluluktur.

Ne var ki Türkiye Cumhuriyeti’nin birlik ve bütünlüğüne, Türk Milletinin varlık ve istiklaline zararlı her türlü yapılanma ve faaliyeti, “mal bulmuş Mağribi” gibi savunan, durumdan vazife çıkaranlar, bir kısım din istismarcısı çevrelerle birlikte hareket eden bölücü-ırkçı Türkofobik siyasi yapılar vardır. 13 milyon kaçağın ülkemizde kalmasını insani talep olarak süsleyip siyasi ve bölücü emelleri için bir fırsat olarak sürekli dillendirenler de yine bu iki karanlık cihettir.

Bakın, Marksist-Leninist ideolojisi ile bilinen (Marks’a da haksız etmeyeyim) bölücü örgüte siyasi payandalık yapan bir siyasi parti,  1 yıl önce, sanki İslam umurundaymış gibi, neler demiş:

HDP Diyarbakır Milletvekili Altan Tan, Cumhuriyet’in ilanından sonra kapatılan tekke ve zaviyelerle ilgili kanunun yürürlükten kaldırılması için kanun teklifi verdi.

“Günümüzde de kanunen yasak olmasına rağmen birçok tarikat, tekke ve medrese faaliyetini sürdürmektedir” diyen HDP’li Altan Tan, tekke ve zaviyelerle ilgili yasakların kaldırılması durumunda, ‘Nakşibendîlik, Kadirilik, Halvetilik, Uşşakîlik, Cerrâhîlik, Şâbânilik, Sa’dîlik gibi Sünnî tarikatların’ dini değerlerlerini özgürce yaşayacaklarını savundu.[2]

Ne kadar bölünürsek ileri o kadar kolaylaşacak beklentisi bu çevrelerde artık ağır bir paranoyak reflekse dönüşmüş durumda.

Çocuklarımız, içeriden ve dışarıdan kuşatılmakta; kimi dağdaki, kimi tarikatlardaki kamplarda tutsak alınmaktadır.

Milletçe bizi derin üzüntüye boğan son çocuk istismarı olayı, ne yazık ki en acı örneklerden birisidir.

Çocuklarımızın istismarı, Türk toplumunun ahlakına, İslam dinine ve Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı bir suikasttır.

HKG. Olayı, siyasi bir nedene dayandırılarak açıklanırsa, eksik kalır. Siyasi, sosyal, dini, ekonomik ve kültürel nedenlerin bileşkesinden meydana gelmiştir. İşin hukuki yönü ayrıca bir neden olarak kaydedilmelidir. Çok yönlü bir istismar olayı ile karşı karşıyayız. O halde çözümü de çok yönlü düşünmek gerekir.

Bu çocuk istismarı olayı, ne yazık ki tarikat ve cemaatlerin Türk siyaseti üzerindeki vesayetinin zirveye ulaştığının resmidir.

6 yaşındaki bebek H.K.G.’nın Hiranur Vakfı’nın kurucusu Yusuf Ziya Gümüşel’in kendi eliyle sözüm ona evlendirilmesi, vakıf ve dernek adı altında yasa dışı faaliyet gösteren tarikat ve cemaatlerin gerçek yüzlerini gösteren sarsıcı bir örnektir. “Birkaç kişiye münhasır mevzi bir olumsuzluk” gibi gösterilmeye çalışılması, benzer ahlak ve insanlık cürümlerinin örgütlü tarikat yapılarından kaynaklandığı gerçeğini gizlemeye yetmedi. Türk halkı her şeye rağmen büyük bir öfkeyle tepkisini göstermeye devam ediyor.

Daha üç yaşından itibaren tarikat ve cemaatlerde adeta hapsettikleri kız çocuklarına, siyah çarşaflara sarıp sokaklarda nümayiş yaptırmaları çocuk istismarının çok önemli göstergeleriydi. Türk siyasetini rehin alan tarikat ve cemaatler, siyasetten aldıkları güç sayesinde Türk toplumun geliyorum diyen çocuk istismarı girişimlerinde şimdiye kadar olan bitenleri anlamasına engel oldu. Özellikle ucu açık siyasi  destek ve savunma refleksleri, toplumsal refleksi de büyük ölçüde kırıyor, insanlar en iğrenç çocuk istismarı karşısında bile bütüncül bir tepki vermekten çekiniyor.

İslam dini ve dindar olmakla uzaktan yakından ilgisi olmayan ama dinin kutsallarını ahlaksızca tüketmeyi marifetmiş gibi gösteren bu yapılar, ”her ne yapıyorsak İslam’dandır; referansımız dinimizdir” kandırmacasıyla, istedikleri her türlü çirkin davranışı bir yandan toplumsal katmanlarda meşrulaştırmaya çalışırken diğer yandan da siyasetteki hamilerinden güç devşirmeyi başarmışlardır.  Tarikatların siyasetteki gücüne sığınmanın yanında, belki de yurttaş olarak en haklı taleplerini hükümete duyurabilmek ve sonuç alabilmek için bu yapılara dahil olan kesim, zaten rehin durumdadır. Olmayanlar ise, tarikatların neredeyse arka bahçesi yapılmaya çalışılan siyasi irade yoluyla baskı altında tutulmakta; siyasi iktidarı rehin almışçasına din-siyaset ikilisinin tüm gücüyle Türk toplumunu istedikleri noktaya getirebilecekleri algısı yaratmaktadırlar. Günümüz itibarıyla algı yaratmanın da ötesine geçmiş; Türk siyasetini adeta rehin almışlardır.

Türk milletini yıllardır din istismarıyla aldatmaya programlanmış bu yapılar, semirme aşamasında siyasete dışarıdan etki etmekle başlamış; siyaset ise bu “hizmetlerini” karşılıksız bırakamayacak bir pozisyona düşmüştür. Özellikle son zamanlarda her iki taraf da halinden memnundur. Tarikat ve cemaatler, 85 milyon Türk insanının hakkını, egemen olduklarını düşündükleri siyasetin zoruyla gasp ederken; onlardan koşullu-rehinli destek bulan siyaset de bu haksızlığı görmezden gelebilmektedir. “Al gülüm ver gülüm” birlikteliğinin, Türk Milletinin kendi adına seçtiği siyasi otoritenin dönüp dolaşıp kendi aleyhine bir güç haline geldiği, “çocuk gelin” vakasıyla yeni yeni fark edilmektedir.

Hiranur Vakfı adı altında faaliyet gösteren İsmail ağa cemaatinin bu kolu, tarikatların siyaset üzerinde nasıl bir vesayet kurduğunu gözler önüne sermiştir. Çocuklarımızın daha bebek yaşlarında kara çarşaflara sarılması, tarikat yurtlarında cinsel istismarlara uğraması, öldürülmesi, sokaklarda dini kıyafetlerle gövde gösterisi yapmaları, 6 yaşındaki çocuğun cinsel istismara uğrayacağını bağıra bağıra ilan etmişti. İktidar, geliyorum diyen bu sübyancı tehlikeyi önceden görebilmesi için, milli iradenin gereği olarak tarikat ve cemaatlerin bu faaliyetlerine dur diyebilirdi. Bunu diyebilmek için de Atatürk ilke ve devrimleri, Cumhuriyet değerleri ve laik sosyal bir hukuk devleti ile “hesaplaşmak” paranoyasından kurtulmalıdır.  Mehmet Akif Ersoy’a, Türkçemize, Dil Devrimine, Atatürk’e ve kısaca Türkiye Cumhuriyeti devletinin bütün değerlerine tarikat ve cemaatlerden gelen hayasızca akınla hesaplaşmak yerine, ne yazık ki siyasi güç, çocuk istismarına kadar varan bu çevrelerin etkisiyle Cumhuriyet’le hesaplaşma yoluna gitmiştir. Böyle giderse benzer vahim sonuçların tekrarlanmayacağına kimse garanti veremeyecektir.

Siyasi iktidarın ve aynı zamanda muhalefetin bu insanlık dışı cürüm karşısında tepki vermekte geç davranması, siyasetle tarikatın ne denli iç içe geçtiğini değil, siyasetin tarikatlar ve cemaatlerce derinlemesine rehin alındığının resmidir. İslam dini yüce ahlakı Hz. Muhammed’in şahsında somutlaştırmıştır. Buna rağmen bu yapılar, Hz. Muhammed’i kendi aşağılık hazlarının referansı gibi göstererek önce İslam dinini, sonra toplumu ve nihayet siyaseti vesayet altına almış; hepsini de en can alıcı olaylar karşısında ya tepkisiz ya da geç tepki verebilecek kadar pasifleştirmiştir. Üzülerek söylemem lazım ki, siyasi iktidarın pasifliği, hatta en hafif deyimle, bu yapılara sözünün geçmemesi,  Diyanet İşleri Başkanlığı kurumunu bile, mevcut başkanı eliyle bypass ederek tarikat ve cemaatlerin sözünden çıkamayacak duruma düşmüştür.

Ne var ki tarikat merkezli siyaset anlayışı, sadece iktidarı değil muhalefeti de çepeçevre kuşatmış bulunuyor.

“Vatanı kurtarmak çocuklarımızı kurtarmakla mümkündür” diyen Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün çizgisinden sapan hiçbir siyaset tarzı, tarikat ve cemaatlerin vesayetinden ve onlara rehin olmaktan kurtulamaz.

Türk siyasetini cemaat ve tarikatlerin baskısı ve yönlendirmesinden kurtardığımızda çocuklarımız da Türk milleti de İslam dini de kurtulacaktır. İşte o zaman bırakın çocuk istismarını, tarikat yalanlarına ve yasa dışı eylemlerine anında tepki verip tedbir almak mümkün olacaktır.

İslam tasavvufu, sufilik, erenlik, abdallık kavramları akademik olarak epeyce işlenmiştir. Özellikle sufilik, Sünni ve Alevi geleneği için, bireyin nefsini, ruhunu ve manevi yaşamını arındırmayı ve bunu yaparken, tek başına, hiçbir aracıya gerek duymadan bireysel bir derin dindarlık olarak gerçekleştirmeyi ifade eden köklü bir tarihsel, kültürel ve geleneksel ortak bir kavramımızdır. Dış dünyaya değer vermemek, şeyhlik, kutupluk, gavslık yalanlarıyla rütbe devşirmemekle başlar; Sufi, “Fakir ilalllah”tır; yani “sadece Tanrı’ya muhtaç; O’nun dışındakilere eyvallah etmeyen özgür bir dindar” demektir. 11. Yüzyıldan sonra bu bireysel dindarlık, tarikatlerin önce –Selçuklu dönemini okuyun-sosyolojik; sonra da siyasal örgütlenmelere dönüşmesinden sonra, Tanrı ile birey arasına hem insanları, hem de bu yapıları aracı koyan sosyolojik-siyasal bir dindarlık modeline dönüşmüştür.  “Mürit”, önceleri “Tanrı’yı isteyen ve arayan” iken, bu dönüşümle birlikte “Şeyhini arayan ve isteyen” olmuştur.

Tekke ve Zaviyelerle birlikte dini unvanlar bu yüzden kaldırılmıştır ki, “aracısız dindarlık” tarzı yeniden hayat bulabilsin.

Maruf el-Kerhi (ö. 9. Yüzyıl)’nin tasavvuf nedir sorusuna, “gerçekleri almak; insanlarından ellerindekinden vazgeçmektir” cevabı anlaşılsaydı, tarikat-cemaat adı altında başkalarının ırzı, namusu, malı, mülkü ve çocuğuna el uzatanlara hiç, Müslüman denir miydi?

“Hiç ibret alınsaydı, tarih tekerrür eder miydi?”

Türk milleti bu çarpık giden tarihsel kaderini değiştirmeye elbet muktedir olacaktır.

Konu çok uzar diye şimdilik burada noktalıyorum.

[1] https://hukukbook.com/tekke-zaviyelerin-kapatilmasi-kanunu/

[2] https://www.odatv4.com/guncel/tekke-ve-zaviyeler-acilsin-2412151200-86878.

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar