Sadrazamın ya da Merkez Bankası başkanının kaderi

“Üretim ekonomisi” lafla olmuyor. Ülke; yerli üreticinin korunması, desteklenmesi gibi bir dizi politikanın bizzat devlet tarafından yürürlüğe konulması ile ancak üretim ekonomisine yönelebilir. Ulusal para, ayakları üzerinde duran güçlü bir ekonominin değişim aracı olduğu zaman yabancı paralar karşısında değerini koruyabilir.

Osmanlı devletinde, özellikle duraklama ve gerileme dönemlerinde sadrazam olmak demek, çoğunlukla “kefen giymek” anlamına geldi. Olumsuz her gidişin ardından Sadrazam’ın kellesini almak oldukça yaygın bir uygulama oldu.

Bugünlerde, kimi siyasilerin propaganda amaçlı “biz kefenimizi giyerek yola çıktık” şeklindeki sözleri o günlerden kalmadır.

Sadrazamın kellesini alarak durumu düzelteceğini sanmak, çöküşe gitmekte olan Osmanlı sisteminde bulunan biricik “çözüm” olmuştur.

Sosyo-ekonomik sistemdeki bozulmanın esas nedenleri üzerine düşünmek ve gereken köklü tedbirleri almak yerine, olumsuzlukların sorumlusu olduğu düşünülen sadrazamı öldürüp yerine yeni bir sadrazam atanınca, işlerin düzeleceği zannedilmiştir.

YENİ KURBANLAR; MERKEZ BANKASI BAŞKANLARI

Şimdi de benzer bir zihniyetle karşı karşıyayız.

AKP, son iki yıl içinde üç Merkez Bankası başkanı değiştirdi. Son olarak 14 Ekim günü, gece yarısı bu sefer başkan değil ama iki başkan yardımcısı ile bir diğer üst düzey yönetici görevden alındı.

Murat Çetinkaya 6 Temmuz 2019 günü görevden alındı. Yerine atanan Murat Uysal 14 ay görevde kaldı ve 7 Kasım 2020 tarihinde görevine son verildi. Yerine atanan Naci Ağbal ise ancak 4 ay görevde kalabildi.

Naci Ağbal’ın yerine atanan Şahap Kavcıoğlu ise hala görevde ama iki yardımcısı ile Para Politikası Kurulu Başkanı, yedi ayın sonunda bir gece yarısı operasyonu ile görevden alındılar.

Türk lirasının sürekli olarak değer kaybetmesi, döviz fiyatlarındaki önlenemez yükselmeye karşı, kısacası ekonomideki kötü gidişe çare olarak AKP de, Osmanlı padişahları gibi “kelle alma” yöntemine başvuruyor.

ÇIKMAZDAKİ EKONOMİ

AKP, ekonomide yaşanan çöküşün nedenleri üzerinde düşünmüyor. Özelleştirmelerle Cumhuriyet ekonomisinin tasfiye edilmesi bir emperyalist projeydi. 12 Eylül Amerikancı rejimi ile birlikte başladı Ama AKP döneminde de özelleştirmeler bütün hızıyla sürdürüldü ve bugünkü noktaya gelindi.

En basitinden 1990 yıllara kadar bakkal ve marketlerde yabancı sigara bulunmazdı. 1980 öncesinde yabancı sigara satmanın yaptırımları vardı. Yüzbinlerce çiftçi ailesi geçimini tütün üretiminden sağlardı. Tekel’in fabrikalarında ve diğer işletmelerinde onbinlerce işçi çalışırdı.

Şimdi marketlerin sigara reyonlarında tek bir Türk marka sigara yok. Bütün fabrikalar özelleştirildi ve kapatıldı. Yerini emperyalist tekeller aldı. Hala tütün ekimi ile uğraşan birkaç onbin ile ifade edilen çiftçi ailesi ise hapis tehditleri ile karşı karşıya.

“Üretim ekonomisi” lafla olmuyor. Ülke; yerli üreticinin korunması, desteklenmesi gibi bir dizi politikanın bizzat devlet tarafından yürürlüğe konulması ile ancak üretim ekonomisine yönelebilir.

Ulusal para, ayakları üzerinde duran güçlü bir ekonominin değişim aracı olduğu zaman yabancı paralar karşısında değerini koruyabilir.

Ülke kaynaklarının yandaşlara peşkeş çekildiği ortamda da “güçlü ekonomi”den söz edilemez. Eskiden beri bilinen ama son günlerde iyice ayyuka çıkan TÜGVA rezaletinin de gösterdiği üzere, AKP’nin 20 yıllık iktidar dönemi; ülkenin zenginliklerinin yandaşlar tarafından yağmalandığı, siyasi iktidarın bu yağmanın gerçekleşmesi için gereken düzenlemeleri yapmada son derece cüretkâr davrandığı ve yasalara göre işleyen bir ekonomik sistemin söz konusu olmadığı bir dönemdir.

Ekonomide yasalar, kurallar işlemez hale getirildi mi güven ortamı yok olur. Bu durumu en iyi bilen yandaşlar başta olmak üzere, bütün sermaye sahipleri ellerinde bulunan kaynakları bir şekilde güvence altına almak ister. Son günlerde açıklanan Pandora belgelerinin ortaya koyduğu gerçek; ülke kaynaklarının,  başta yandaş şirketler ve isimler tarafından olmak üzere yurtdışına, kendilerince “güvenli” yerlere transfer edildiğidir.

Aynı şekilde dış politikada güven vermeyen tutumlar, ABD’ye karşı Rusya’yı, Rusya’ya karşı ABD’yi kullandığını zanneden aklı evvel yaklaşımlar; Türkiye’nin dünyadaki büyük değişimi görmesini engellemekte, yükselen Asya içindeki yerini almasına mani olmaktadır.

Oysa dünya ekonomisinin ağırlık merkezi artık Asya’dadır. Sadece Şanghay İşbirliği Örgütü, bugün itibariyle dünya ekonomisinin üçte birine yakın bir büyüklüğe ulaşmıştır. Dünya enerji kaynaklarının yüzde 40’ı Batı Ayada bulunuyor, Rusya’yı da dahil edersek çok daha büyük bir bölümü… vb.

Doğru ve tutarlı bir dış politikayla bu büyük değişinin ve gelişmenin bir parçası olduğunuz zaman ekonomideki sorunlara çözüm bulma olanağınız da olacaktır.

KEMALİST DEVRİM YOLU

Bu büyük zenginliğin ve olanakların ortasında Türkiye; ekonomik sorunlarına 4 ayda bir, altı ayda bir Merkez Bankası yöneticilerini değiştirerek çözüm bulmak yoluna gidiyorsa, sorun Türkiye’yi yönetenlerdedir, yönetenlerin izlediği politikalardadır.

Türkiye, Osmanlının çöküşüne giden süreci Cumhuriyet Devrimini başararak tersine çevirdi. Yüzyılın sonrasında aynı sorunla ve aynı görevle yeniden karşı karşıyayız.

Ekonomiden siyasete, ulusal güvenlikten uluslararası ilişkilere kadar her alanda tam bağımsızlık, kendi gücüne güvenme, aynı kaderi paylaştığımız kardeş halklarla eşitlik ve karşılıklı saygı temelinde dayanışma; kısacası yarım bıraktığımız Kemalist devrimi tamamlama rotasına girme, Türkiye’yi, altı ayda bir Merkez bankasını başkanlarının “kellesini alma” gibi bir garabetten de kurtarmanın biricik yoludur.

Yazarın Diğer Yazıları